“Bir başka kadınla ilişkide bulunmayan ama erkekle ilişkiden daha tatmin edici olduğuna inanıyorum.”
Sheer Hite’m ünlü “Rapor”unda açıkladığı gibi, bu konuda kadınlara yöneltilmiş bir soruya verilen cevaplar genellikle bu yöndeydi.
Dr. Kinsey de anketine katılan kadınların % 13′ünün bir başka kadınla cinsel doyuma ulaştığını, % 28′inin ise bir ölçüde eşcinsel ilişki yaşadığını belirtmiştir.
Yine de kadın eşcinselliğinin erkek eşcinselliğinden daha az yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Oysa genellikle bunun tersi düşünülür. Bu yanılgının nedeni kadınların birbirleriyle daha rahat öpüşme, sarılma, kucaklaşma, el ele tutuşmalarının erkek gözüyle eşcinsel bir ilişkiyi çağrıştırmadır.
Kadınlar arasındaki eşcinsel davranışlar sevicilik ya da Lesbiyenizm olarak adlandırılır. Lesbiyen, ünlü Grek kadın şairi Safo‘nun yaşadığı Lesbos adasının adından gelir. Safo’nun eşcinsellik üzerine şiirler yazdığı ve bu adada hemcinsi öğrencileriyle birlikte aşk serüvenleri yaşadığı bilinir.
Kadın eşcinselliğini erkeklerinkinden ayıran en önemli unsur, bu tür davranışların toplumsal açıdan fazla göze batmamasıdır. Seviciliğin bir başka özelliği de kadınların gerek kendi cinslerine, gerek karşı cinse yönelik cinsel isteklerinde fazla şiddetli ve zorlayıcı bir tutum içinde bulunmamalarıdır. Bu nitelik, kadın cinselliğinin doğasından kaynaklanır. Bundan ve toplumun seviciliğe karşı takındığı tutumdan ötürü, kadınlar arasındaki eşcinsel bağlar erkeklerinkine oranla daha az dikkat çeker ve daha az suçluluk duygusu uyandırır.
Erkekler arasındaki eşcinsellik, karşılıklı elle doyum ya da başka bedensel uygulamalarla yaşanırken sevicilik, ağırlıkla psikolojik bir düzeyde kalır. Genellikle kadınlar arasında eşcinsellik, sevecen bakışlar, zaman zaman kucaklaşmalar ötesindeki uygulamaları içermez. Toplumumuzda bu hareketler kadınlar arasındaki dostluğun belirtileri olarak görülür ve kabul edilirler.
Türkiye’de karşıt cinsler arasındaki ilişkiler genellikle kısıtlıdır. Özellikle kırsal yerlerde ve kentin orta sınıflarında kadınlarla erkekler apayrı yaşam alanlarındadırlar. Cinslerin ayrı dünyaları, tüm bir yaşam boyunca gerçek bir alışveriş olmaksızın sürüp gider Bu çerçeve içinde kişilerin erotik yönelimlerini hem cinslerine doğrultmaları doğal sayılmalıdır. Özellikle kadınlar okul arkadaşlığı, komşuluk ilişkileri, öğleden sonra toplantıları, hamam, sayfiye vb. eğlenme, rahatlama ortamlarında salt hemcinsleriyle birlikte bulunduklarından, aralarında bir çeşit özel sevgi ilişkisinin gelişmesi doğal görülebilir. Üstelik buna bir de eşleriyle uyuşmazlık ve cinsel doyumsuzluk eklenirse, eşcinselliğe yönelme daha da anlaşılır hale gelir.
Mutlu bir evlilik yapan, karşı cinsle sağlıklı ilişki içinde bulunan bazı kadınların yaşamlarında da, özellikle ergenlik çağında kendi cinslerinden bir kimseye karşı olağanüstü bir ilgi duyma devresi geçirilir. Erkek ya da kadın, bütün insanlar, gerçek yaşamda gerçekleşemeyen bir yanlarını temsil eden kişilere karşı hayranlık ya da aşk gibi duygular besleme eğilimindedirler. Genç kızlıkta görülen bu hemcinse yöneiik hayranlık duygusu, işte bu eğilimin bir belirtisidir. Bu duygular daha çok okulda bir öğretmene, yaşça büyük bir arkadaşa, ya da bir akrabaya karşı duyulabilir. Bu doğal olguya eşcinsellik damgası vurmak elbette yanlış olur, ama bu psikolojik durum, sevicilikle aynı yerden kaynaklanmaktadır. Ancak ilk gençlik yaşantıları bir saplantıya dönüştüğünde gerçek anlamda sevicilik ortaya çıkar. Saplantı, bu şekilde gelişir: normal büyüme sürecinde yaşça büyük ve özenilecek özellikleri olan kimseye duyulan hayranlık, bir ölçüde özdeşleşme içerir.
Zamanla, genç kız gelişip kendine olan güveni arttıkça bu özdeşleşmeye gerek kalmaz. Genç kız artık kendini bir kadın olarak, erkekler tarafından beğenilen biri olarak görmeğe başlamıştır. Ne var ki bazıları bu adımı atamayıp kendilerini bir türlü kadın olarak yeterli bulmazlar. Böyle bir ruhsal engelde takılıp kalan genç kız, karşı cinsle temastan kaçınır. Çünkü, kendisinin yeterli derecede çekici olmadığını sanır.
Ergenlikte olduğu gibi kendi cinsinden olan kişilere karşı hayranlık duyma eğilimini korur. Bu eğilim değişik yoğunluklarda belirir ve başka kadınlara uzaktan hafif bir hayranlık duymaktan, kendi cinsinden bir eş aramaya kadar varabilir. Eşcinsel eğilimleri baskın olan kadınlarda, kendi kadınlıklarını gerçekîeştirememenin yanı sıra, derin bir güvensizlik duygusu görülür.
Bundan dolayı sevici ilişkilerinde eşler arasındaki bağımlılık ölçüsü çok yüksektir. Seviciler, cinsel bir eş aramanın yanısıra aynı zamanda anne arayışı içindedirler.
Sevici bir çiftin ilişkisinde bireylerin aralarında gelişen cinsel doyum alışverişinden çok daha önemlisi, birbirlerine olan karşılıklı duygusal bağımlılıklarıdır. İçlerinden birinin bir başka kimseyle ilgilenmesi durumunda beliren kıskançlık, bir anne-babanın ilgisi için birbirleriyle rekabette bulunan çocukların kıskançlığını anımsatır.
196O’lı yıllarda pek çok Batı ülkesinde Kadın Hareketinin yaygınlaşması Lesbiyen ilişkilerin açığa çıkmasına yol açmış, hatta hareketin öncüleri arasında yeralan pek çok kadın bu ilişkiye gerçekçe gösteren tezler öne sürmüşlerdir.
Bazı yazarlar, kadınlarda eşcinslilğe yol açan etmenin hormonlardan sorumlu olan endokrin bezlerindeki herhangi bir bozukluk olabileceğini düşünürler. Ancak bu sav henüz kanıtlanmış değildir.
Öte yandan, her kadının eşcinsel davranışlara yönelmesinin mümkün olduğunu kabul etsek de, Kinsey’in ileri sürdüğü gibi, bazı rastlantısal temas ve koşullandırmaların bir kadını kendi doğasına aykırı ve böylesine belirgin bir yaşam tarzı seçmeye itebileceğine inanmak güçtür. Bu konuda yine de en güvenilir saptama Dr. Eveîyn Hooker’ın raporunda yeralmaktadır: “biyolojik, kültürel, psikodinamik, yapısal, çevresel pek çok değişkenin rolü vardır. Bunlardan hiçbiri tek belirleyici olarak görülemez.”